Şitaiyye

“Şitâiyyelerde kış anlatılırken kışın insan ve mekân üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerinden bahsedilmektedir. Bu bakımdan şitâiyyeleri, Osmanlı dönemi Türk sosyal hayatının aynası olarak değerlendirebiliriz.”

Şitaiyye

Arapça şitâ (kış) kelimesinden türetilen şitâiyye “kışla ilgili, kışa ait” demektir. Klasik edebiyatımızda bir edebî tür olarak şitâiyyeler kış ve kışla ilgili kavramları konu edinen metinler olup manzum ve mensur yazılabilirler. Manzum olmaları halinde en çok kasidelerin nesib denen giriş bölümlerinde karşımıza çıkarlar. Hatta kasideler giriş bölümlerinde işlenen konulara göre isimlendirilirler, yani giriş bölümünde kışın anlatıldığı kasidelere şitâiyye, yazın anlatıldığı kasidelere sayfiyye, baharın anlatıldığı kasidelere bahariyye, ramazanın anlatıldığı kasidelere ramazaniyye vb. isimler verilir. Bunun dışında şitâiyyeler, mesnevilerin kış konulu bölümlerinde veya kış tasvirine yer veren gazellerde ve kıt’alarda da karşımıza çıkarlar. Bu tür şiirlerde yalnız kar anlatılırsa berfiyye adını alır.

Şitâiyyelerde kış anlatılırken kışın insan ve mekân üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerinden bahsedilmektedir. Bu bakımdan şitâiyyeleri, Osmanlı dönemi Türk sosyal hayatının aynası olarak değerlendirebiliriz.

Şitâiyye türünün en güzel örneklerini veren şairler arasında Zâtî, Nev‘î, Nef‘î, Nedîm, Sâmî, Enderunlu Fâzıl ve Ziyâ Paşa sayılabilir.

Aşağıda her yüzyıldan şairlerin kış şiirlerinden beğendiğim örnekler ve 16. yy. şairi Nev’î’nin gazel nazım şekliyle yazdığı şitâiyyesi ile en güzel şitâiyye örneklerinden biri kabul edilen 18. yy. şairi Nedim’in III. Ahmet ve veziri Damat İbrahim Paşa için yazdığı nesibi şitâiyye olan kasidesinden kışın anlatıldığı bölüm yer alıyor.

Nedim bu kasidede kışın ve soğuğun etkisiyle gül bahçesi ülkesinde coşku ve sevinç kalmadığını, bülbülün artık ötmediğini, havuzun donduğunu, çınarın yapraklarının döküldüğünü, nergisin soğuğun nazarı değdiği için artık açılmadığını söyler, çatı kenarlarındaki buzları ve rüzgarın keskinliğini kılıca benzetir, servinin rüzgarın etkisiyle sallanmasını hastalıktan sarsılmak, fidanların tepesinin buz tutmasını kılıç gibi keskin rüzgardan korunmak için miğfer giymek olarak değerlendirir.

 

Divan edebiyatında Şitâiyye Örnekleri

 

Nev‘î, Gazel (Şitâiyye, 16. Yy.)

Şöyle serd oldı yine sarsar-ı deyden bu cihân

Oldı mihr âteşi sincâbî sehâb içre nihân

 

Kalmadı şiddet-i sermâ ile hîç tâkati kim

Penbe-i berfe ide âteş-i hurşîd ziyân

 

Sîm-tenler yolına varını harc eylemeğe

Bozar altunı yine akçaya sarrâf-ı zamân

 

Mihr ayvasını hıfz itmek için koydı felek

Penbe-i ebr ile sandûka-i gerdûna saman

 

Bulımaz ahger-i hurşîdi felek ey Nev’î

Gerçi hâkister-i ebri uçurur bâd-ı vezân

 

Kışın soğuk rüzgârından bu cihan öyle soğudu ki, güneş ateşi (ateşe benzeyen güneş), sincap renkli bulutun içinde görünmez oldu.

Güneş ateşinin, soğuğun şiddetinden kar pamuğuna (pamuğa benzeyen kara) zarar verecek gücü kalmadı.

Zaman sarrafı, gümüş tenli güzellerin yoluna harcamak için yine altını akçaya bozar.

Felek güneş ayvasını (ayvaya benzeyen güneşi) saklamak için (olgunlaştırıp ona değer kazandırmak için) bulut pamuğuna sarıp gök sandığına koydu.

Ey Nev’î! Gerçi esen rüzgâr bulut külünü (küle benzeyen bulutu) uçurur ama felek, güneşin korunu (kora benzeyen güneşi) bulamaz.


Nedim, Kasîde-i Şitâiyye

Der-Zımn-ı Medh-i Pâdişâh-ı

Cihan Ahmed Hân vü Vasf-ı İbrahim Pâşâ (18. yy.)

O rütbe etdi bu keskin soğuk zemîne eser

Miyân-ı cûyda gömgök kesildi nilüfer

 

Başında kor saçağı sarık arkada sâde

Nice gezer bu soğuklarda bilmezem ar’ar

 

Şitânın etdiği bî-dâdı mülk-i gülşende

Efendi binde birin söylesem dolar defter

 

Ayağı tonmadı mı havzın evvelâ başdan

Ya düşmedi mi çenârın eli çemende meğer

Hazan yeli eser etmiş mîsâl-i rîh-i merak

Bu hastelik beden-i servi korkarım sarsar

 

Kanı çemendeki germiyyet-i tarab şimdi

Aceb ne hâlde bülbül dedikleri kaşmer

 

Komaz getirmeğe bûy-ı bahârı bâd-ı sabâ

Kenâr-ı bâmda yahılar durup yalın hançer

 

Uçar soğukdan efendi semender âteşde

Bir iki gün dahi böyle eserse bu sarsar

 

Bürûdet öyle ki buzlanmasın deyü lâyık

Konulsa penbeye yakut pâreveş ahker

 

  1. Açılmaz oldu çemenlerde çeşm-i şehlâsı

Degürdi nergise de çeşm-i rüzgâr nazar

 

Görüp bu hâli gülistanda dondu cedvel-i âb

Bahara dek duramaz korkarım kenar çizer

 

Kılıç gibi esiyor sarsar-ı zemistânî

Nihâl giyse n’ola yahdan âhenin miğfer

 

Kesâdı yok hele kış günleri ‘akâr-ı gamın

Harâb haneler akmazsa da yine tamlar

 

Düşüp bu gece tevârîhe fikr-i gülle hezâr

Ayaz kıssasın etdi sabaha dek ezber

 

  1. Şikeste beste hele ben de bir gazel yapdım

Düşüp hayâlime ol şûh ile geçen demler

 

 

Cihan padişahı Ahmed Han ve İbrahim Paşa övgüsünde Kış Kasidesi

 

Bu keskin soğuk yeryüzüne o kadar tesir etti ki Nilüfer ırmağın ortasında gömgök/masmavi kesildi

 

Dağ servi’si başında kor saçağı arkada yalnız sarık bu soğuklarda nasıl gezer bilmem.

 

Efendi, gül bahçesi ülkesinde kışın ettiği ada-letsizliğin binde birini söylesem defter dolar.

 

Evvela baştan havuzun ayağı donmadı mı

Çimenlikte ya çınarın eli düşmedi mi

 

Hazan yeli etkilemiş

Bu hastalık servinin bedenini korkarım sarsar.

 

Hani şimdi çimenlikteki coşku, sevinç

Acaba bülbül dedikleri soytarı ne halde?

 

Çatı kenarında buzlar yalın hançer durup

Sabah rüzgarını bahar kokusu getirmeye bırakmaz.

Bu soğuk rüzgar bir iki gün daha böyle eserse

Efendi, semender[1] ateşte soğuktan uçar.

 

Soğuk öyle ki kor buzlanmasın diye yakut parçası gibi pamuk içine konulsa layık.

 

Rüzgarın gözü nergise de nazar değdirdi, çimenlikte nergisin gözü açılmaz oldu.

 

Su kanalı gül bahçesinde bu hali görüp dondu, bahara kadar duramaz korkarım kenar çizer.

 

Kış rüzgarı kılıç gibi esiyor, fidan buzdan demir miğfer giyse ne olur?

 

Gamın gelir getiren mülklerinde kıtlık yok, harap evler akmazsa da yine damlar.

 

Bu gece bülbül gül fikriyle tarihe düşüp, Ayaz kıssasını sabaha kadar ezberledi.

 

Hayalime o şuh ile geçen zamanlar düşüp ben de kırık dökük bir gazel yaptım.


Necati Beg (15. yy.)

Gündüzün halk çerâğ ile ararlar güneşi

Bulmayıp derd ile bir pâre od oldu her dil

 

Halk gündüzün güneşi kandil ile ararlar, bulamayıp her gönül dert ile bir parça ateş oldu.

 

Nev‘î, (16. yy.)

Korkarın şol mihri yok dilber gibi âhır bizüm

Âteş eyler yirümüz Nev’î şitâ-yı Edrine

 

“Ey Nev’î! Korkarım ki Edirne’nin kışı, şu sevgisi yok sevgili gibi, sonunda bizim yerimizi ateş eder.”

 

Hâşimî ( 17. yy.)

Sitanbul Üsküdâr ortası tondı kış katı oldı

Geçer her cânibe âdem yürür hayf itmeyüp buzda

 

“Kış çok sert oldu, İstanbul Üsküdar arası dondu. İnsan korkmayıp buzda her tarafa yürür.”

 

Seyyid Vehbî ( 18. yy.)

Bin rûz-ı bahâr ile harîdârı olurdum

Bir kış gicesi sohbeti virilse mezâda

 

“Eğer bir kış gecesi sohbeti satışa sunulsa bin bahar günü ile alıcısı olurdum.

 

Ahmet Bâdî (19. yy.)

Bu yıl kasımdan oldı şubata kadar medîd

Andırdı Erzurûm’ı şitâsı Edirne’nin”

 

Bu yıl Edirne’nin kışı Kasımdan Şubat’a kadar uzadı, Erzurum’un kışını andırdı.

 

Kıratoğlu Emîn, (1911 kışı Urfa)

Bir kar verdi Mevlâ nev˘-i belâdan

Âfet yagar gibi yagdı semâdan

Devâmı kırk beş gün indi hevâdan

Gark eyleyip gitdi bütün cihânı

 

Çok evler yıkıldı karın ucundan

Kurtlar memlekete doldu acından

Kimini kaçırdı kapup kıçından

Kimine eyledi başka ziyânı

 

Fırat’ın üstünü buzlar bürüdü

Geçdi üzerinden kervân yürüdü

Nice cânlar kar altında çürüdü

Gözler görmez ola böyle yamanı

Kömür dirhem ile satıldı ey yâr

Gübre yok hamâmlar kapandı nâ-çâr

Hezveli[2] sorarsan yüksekden uçar

Dörde beşe çıkdı agaç batmanı

 

[1] Ateşte yanmadığına inanılan ve ağzından alevler saçan, büyük bir kertenkele şeklinde tasavvur edilen masal hayvanı

[2] Hezvel: Mahallî ağızda kömür kırıntısı, kömür tozu

 

Gülgün Yazıcı


Comments are disabled for this post