Sen mi büyüksün, ben mi Kış?


Mevsimler Antolojisi -Kış yazı dizimize Sevgili Eda Çizioğlu’nun paylaşımıyla devam ediyoruz. Eda, kışa ait duygularını anlattığı yazısına “kışı sevmem” diyerek başlamış ama hep de güzel kış anıları gelmiş hatırına. Hey, kışı sevmeyenler! Güzel kış anıları biriktirmek için halen zaman var! Haydi atın kendinizi doğaya. Bu güzel paylaşım için Eda’ya çok teşekkürler!

Eda Çizioğlu. 79’lu, emekli arkeolog, her dem NaturPirat, Ömer’in annesi, seyahat meftunu, yollara inanır bir de kuşlara ve ağaçlara.

Sen mi büyüksün, ben mi Kış?

Ben yaz insanıyım, kış yazısına böyle başlamak pek uygun düşmedi sanırım. Bu yazıyı da tam karşımda koca bir ceviz ağacı tıpır tıpır yapraklarını döker ve her gün biraz daha çıplaklaşırken yazıyorum ve kış mevsimini neden sevmediğim bir kez daha aklıma geliyor. Kışın çok giyinmek gerek, kat, kat. Benim gibi her şeye çok üşenen birisi içinse bu büyük eziyet. Bir yandan da kış sevmezliğin yetişkin olmakla çok içiçe geçtiğini düşünüyorum. Şimdi bu yaşımda bana eziyet gelen o eldiven, atkı, çizme seansları, çocukken neşemin bir parçasıydı, hele kar yağarsa, şimdi elimde kahveyle köşeme büzülürken, o zaman sabah çıkar ve hiç geri gelmezdim eve.

Hayatımın unutamadığım kışı da işte bu hiç eve gelmediğim yıllardan birine denk geliyor. 87 kışı, İstanbul. Her ne kadar ben bu yılı uzun yıllar boyu 86 olarak anımsıyor olsam da doğrusu 87’imiş. Çok kar yağmıştı, çok ama çok, çocuk boyumun kollarına geliyordu neredeyse, ki o yıla kadar görülmemiş şeydi. Babam 3 haftalığına yurt dışına gitmiş, annem de oh baban da yokken bol bol gezeriz diyordu ki, kar yağmaya başladı, üç hafta da hiç kalkmadı, annemin hayaller suya, bense doğru sokağa. Okullar tabii ki kapalı. Ben, ağabeyim, kuzenim, bir ton arkadaşımız, günlerce kara batıp çıktık, ellerimiz donmadan eve dönmezdik, donunca da her şey kaloriferlerin üzerine 15 dakikada eldivenler ne kadar kurursa, sonra tekrar derhal sokak. Bir de tabii yokuşumuz vardı evin önünde, eline poşet, karton, herhangi kayabileceği bir malzeme geçiren salıyordu kendini yokuşun başından, 30 saniye sonra yokuşun sonundasın, sonra yeni baştan. 86 kışı o yokuşun gücünü ve eğlencesini keşfettiğimiz kış oldu. Bir daha ne zaman kar yağsa, hele de akşamüstü kar başlamış, geceye doğru iyice dona çekmişse, değme keyfimize, yokuş olmuştur buz diye atardık kendimizi dışarı. Bazı kışlar, kar yağacağından habersiz biri arabasını yokuşun altına bıraktıysa vah zavallı arabacık, her kayan arabaya toslayarak durabilirdi, pat küt, iki günün sonunda olurdu araba haşat. Gene bu kışlardan biri biz bu kez maaile, kuzenlerim, teyzem, annem, babam, ağabeyim, hepimiz yokuşun tepesinden kayıyoruz, aşağıda bir araba park etmiş. Benim dev kuzenim kayarken, babam hangi akla hizmet bilinmez onun önüne geçip sahibini tanımadığı arabayı korumaya kalktı, kuzenim tabii o hız çarp babama, babamda çizgi film karakteri gibi havaya uç ve kıç üstü çakıl. Sonuç çatlak kaburga kemikleri, kar nedeniyle kapalı yollar, ahlaya puflaya zor bela varılan hastane.

Bir kış daha var, hayatımda iz bırakan. Bu kez dünyanın dibinde Patagonya’daydım. Gerçi orası hep kış olduğundan sayılır mı bilmiyorum. Yarım küre hesabına göre baktığımızda sonbahar. Mart 2010. Soğuk, tabi, ama İstanbul ayazından sonra iyiyiz. Polar ve rüzgarlıkla üşünmüyor. Antartika’ya penguenleri ve dünyanın sonundaki feneri görmeye gidiyoruz.

Bir haritam var, benimle yaşadığım her evi geziyor. O haritaya her baktığımda aynı yeri görüyordum, Ushuia, dünyanın sonu! Bu evden çıkıp, oraya gidebilir miyim? İşte o kış, efsane bir kış oldu benim için, ama kıştan mı, yoldan mı orasını ayırmak zor.

Yazıya başlarken kışı sevmem, ben yaz insanıyım dedim ama, geçmişe doğru biraz eşeleyince kışın ne güzel hatıralar biriktirmişim meğer, o kadar da fena değilsin be kış.

Eda Çizioğlu

Öne çıkarılmış görsel: Juan Carlos Dominguez M ( wikimedia commons’dan)