Mine’nin Gözünden Kış


Sevgili doğa dostlarımız,

 

Doğa Oyunları Evi sayfamızda kış mevsiminden başlayarak her mevsim o mevsime özgü “doğa tarihi” tabir edilen yazılardan oluşan bir Mevsimler Antolojisi yayınlamaya başlıyoruz. Bunun için dostlarımızdan kış hakkında yazmalarını ve bizimle paylaşmalarını rica ettik. Onlar da bizi destekleyerek kış mevsimini kendi gözlerinden yazıya döktüler. 

Mevsimler Antolojisi – Kış yazı serimize sevgili Mine’nin paylaşımıyla başlıyoruz. İnanıyoruz ki bu sıcacık yazı saklandığımız battaniyelerin altından sıyrılıp doğa arkadaşımızla buluşmalarımızın kışın da devamına vesile olacak. Çok teşekkürler Mine!

 

Keyifli okumalar dileriz…

 

Sevgili Mine’ye teşekkürlerimizle…

Kış mevsimi, klasik sahnede olduğu gibi benim için de; evde altına saklanılan kalın battaniyeler, dumanı üstünde tüten mis kokulu kahveler, kucak üstü kediler ve uzun kitap okuma seansları demekti, ta ki kırsalda geçirdiğim o kışa kadar.

Önce bir inek çiftliğinde başlayan 2014 kışı, Çanakkale’nin köyünde konuşlanmış bir kolektifte devam etti. O kışa dair pek çok şey hatırlıyorum lakin öncelikle mevsimin getirdiği zorluklardan başlayacağım anlatmaya, ne de olsa konumuz kış mevsimi.

 

Silivri’nin bir köyünde bulunan inek çiftliğindeki işim öncelikli olarak buzağılara bakmaktı. Her ne kadar kışın doğan buzağılar daha güçlü ve dayanıklı olsa da her biri aynı zamanda savunmasız birer yavruydu ve onları hastalanmadan hayatta tutmak benim işimdi. Doğar doğmaz gözlerim üzerlerindeydi; üşüyorlar mı, yeterince beslendiler mi, altları kuru ve temiz mi? İşin özü, sanki bir anneydim, anneliğin sağlam bir provasını yaptığım yerdeydim.  Uyku düzenim bile bir anneninki gibiydi; sabah 4 buçukta uyanıyordum gün daha ağarmadan, buzağılar daha acıkmadan.

Sabah hava karanlıkken uyanmak çok zor olsa da, dışarı çıktığımda berrak gökyüzünde parlayan yıldızlar beni her sabah neşelendiriyordu. İstanbul’da görmeye alışık olmadığım berraklıktaydı bu yıldızlar; her birini tek tek selamlayabiliyordun. Kaç kat giyindiğimi hatırlamıyorum o kış. İçimde yün içlikler, üzerinde su geçirmeyen pantolonlar, hırkalar, eksi bilmem kaç derece için tasarlanmış montlar… O kadar korkuyordum ki hasta olmaktan! Şehirde en ufak bir üşütmede hasta olup yatak döşek yatan ben, kırsalda  eksi sekizi bulan soğuklarda sabahın beşinden akşamın karanlığına inek bakmaya kalkışıyordum. Böyle düşününce, olacak iş değildi! Gel gelelim, insan bedeni düşündüğümüzden daha güçlü. Daha doğrusu güçlüymüş. O çalışma temposuna ve o soğuklara rağmen bir kez bile hastalanmadım. Her geçen gün, bedenimin aslında ne kadar güçlü olduğunu gördükçe şaşırdım.

Hastalanmama sebebim yalnızca bedenimin şaşırtıcı sağlamlığı değildi elbet; her üşüdüğümde içtiğim sıcacık-doğal-çiğ süt, soluduğum temiz hava, dokunduğum hayvanların enerjisi beni ayakta tutuyordu. Bir de Momo elbet. Momo –yani benim tek gözlü siyah kedim- benimle birlikte İstanbul’dan göçmüştü. Onu da benim gibi çetin ve zorlu bir kış bekliyordu bu çiftlikte. O da her sabah benimle dışarı çıkıyor, bütün gün avlanıyor, akşam yorgun argın eve gelip benimle uyuyordu. O olmasa geceler çok daha soğuk geçerdi eminim. O kışa dair hatırladıklarım arasında, Momo’nun ilk kez kara basma sahnesi dün gibi aklımda. Patisini çekingenlikle yere bir uzatıyor bir geri çekiyordu. Bir kez karın yumuşaklığını hissettiğinde ise, oradan oraya yuvarlanıp çılgınca oynamaya başladı. Onu öyle görünce yaşadığım mutluluğu tarif etmem çok zor. Doğduğundan beri zorluklarla mücadele etmeyi öğrenmiş olan Momo, bir kez daha işin üstesinden gelmiş; vahşi yaşama alışma konusunda üzerine düşeni yapmıştı. Soğuklarla mücadele ediyor, avlanmayı öğreniyor, vahşi kediler ve köpeklerden kaçıyor, tek gözüne rağmen kimseye yem olmuyordu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi akşamları da benimle ilgileniyor, sevgisiyle beni sarıp sarmalıyordu. Hiçbir zaman unutmayacağım bir yoldaştı Momo.

İnek çiftliğinin güzellikleri ve bana öğrettikleri ise saymakla bitmez. Her şeyden önce hayvanlarla –özellikle ineklerle- iletişim kurmayı, ihtiyaçlarını anlamayı ve şefkatle gidermeyi öğretti. Bedenimle daha fazla iletişim kurmayı, onu daha fazla anlamayı öğretti. Açık havada, fiziksel çalışmanın ne kadar keyifli olduğunu, doğanın her gün ve her an sürprizlerle dolu olduğunu öğretti. Yaşamın zenginliğini öğretti. Şehirlerde yaşam-ölüm döngüsünden ne kadar uzak kaldığımızı, bu döngünün güzelliğini anlamayı -zor da olsa- öğretti.

O kış, oradaki insanlarla paylaştıklarım da benim için çok özeldi. Kocaman bir aile gibiydik, birbirini koruyup kollayan kocaman bir aile. Yorucu günün sonunda yenen kalabalık akşam yemekleri, çoğunlukla inekler hakkında yapılan bol kahkahalı sohbetler, yanında sıcacık latteler…

Gel gelelim kış bitmeden o çiftlikten ayrılarak Çanakkale’deki köye geldim. 6 kişilik bir kolektifte yaşarken o kışa dair en keskin anılarım, buz gibi uyanılan sabahlarda soba yakma seansları ve bu sobanın üzerinde pişen, birlikte yenen yemekler sanırım. Bir de dışarıdaki ekmek fırınında yaptığımız ekmekler tabii. O fırında özellikle kar ya da yağmur yağarken ve tüm odunlar ıslakken ateş yakma çabalarım, orada olmamı en çok sorgulatan anlardı. Hayatta kendimi en çaresiz hissettiğim zamanlar o ıslak odunlarla cebelleştiğim zamanlar olabilir. Hava karanlık – çünkü sabah yoğurulan hamur ancak şişip kıvama gelmiş ve kışın hava çok erken kararıyor!- kafamda bir lamba, elimde saç kurutma makinesi, içeriden iki uzatma kabloyla elektiriği dışarı çekmişim ve odunları kurutmaya çalışıyorum. O ekmeklerin pişmesi gece yarılarını bulurdu ve biz gecenin bir yarısı elimizde tereyağıyla ekmeklerin pişmesini beklerdik. İşte o pişen ekmeğin kokusu, ertesi güne devam etmek için yeterli bir sebepti.

Sonra büyümekte olan köpeklerimiz vardı. Büyüyünce birer çoban köpeği olmaları gerekiyordu ve bu yüzden onları eğitiyorduk. İçlerinden birinin sorumluluğu tamamen bana aitti. Momo’dan ve öncesinde sayısız kediden sonra, ilk defa bir köpeğim olmuştu. Kar gibi beyaz, güzeller güzeli Pan. Onunla olan oyunlarımızı, sohbetlerimizi, uzuuun uzun bakışmalarımızı unutamıyorum. Eğitime gelince, sanırım onu biraz fazla şımarttım.

Sonra koyunlar geldi, köpekler büyüdü… Ama bu bir kış değil, bahar hikayesi.

Tüm bu deneyimlerden sonra, kış mevsimi benim için evde oturup elimde kahveyle camdan dışarıyı izleyeceğim bir mevsim değil, aksine kendimi dışarı atıp tüm güzelliklerini ve zorluklarını iliklerime kadar yaşayacağım bir mevsime dönüştü. Hayatta her şeyin dönüşüme uğradığı gibi, kış mevsiminin bendeki dönüşümü de böyle oldu…