KIŞA ADANMAK


Bir yandan soğuk kış günlerinin mahmurluğunu üzerimizden atmak, bir yandan da doğaya dair yazı dizileri oluşturmak amacıyla başladığımız mevsimler antolojisine sevgili Özge Doruk’un paylaşımıyla devam ediyoruz. Bu yazıyı okuduktan sonra şöyle bir silkelenip, doğa arkadaşınızla ertelediğiniz randevunuza gitmek için can atacaksınız. Eminiz ki, doğayı büyülü kış örtüsünün altında da çok seveceksiniz. Bunu anımsamamızı sağlayan bu güzel paylaşım için sevgili Özge’ye çok teşekkürler!

Özge Doruk. İstanbul Ü. Sosyoloji Lisans mezunu, Marmara Üniversitesi’nde ise Yüksek lisansa devam ederken çokça da Klasik Filoloji’den nasipleniyor. Doğa için her daim gönüllü, aktivist olma yoluna baş koymuş. Hem gezer hem okur, ancak bu şekilde var olunabileceğini düşünüyor. Özgürlük hissini tüm bu durumların içinde arar ve çıkarır.

KIŞA ADANMAK

Nerede ne zaman konusu açılsa hakkı yenilen mevsim. Bir konuya giriş yaparken tanımla başlarız ya hani ben de kışı size ilk olarak aklımdaki tanımlarından biri ile açıklamak istedim. Hiçbir zaman katılmadığım bir tanım ile. Zira kış, ölüm ve acı ile bağdaştırdığımız bu zaman dilimi benim için her zaman büyülü bir evrenin yansımasıdır.
Doğanın bir sonraki baharda cıvıldamak üzere geçmiş olduğu bu uyku haline şahit olmak, yaşamın kendi döngüsü içindeki bu devinimini yaşamak müthiş bir canlılık vermiyor mu size de? Tabi eğer birtakım koşullar içindeyseniz bu tarifim biraz fazla hayalperestlik olarak algılanabilir.
Bir metropolde günün doğuşunu binlerce aracın yoğun hengamesinde karşılayan ve hatta yerin altından akan trenler içerisinde bu ana bile şahit olamayan, fark edemeyen mekanik bizler için kış sadece şehrin bu temposuna ekstra yük bindiren bir sorundur. Çamurdur, soğuktur, otobüs içerisinde fazladan açılan klimanın getirdiği bunaltıdır. Koca koca camlı binaların gökyüzünü kapatması yetmezmiş gibi bir de ortaya çıkan o gri bulutlardır. Gri bulutların gri gri binaları kaplaması ile birlikte, o binalara sığışan insan yığınları ile birlikte yaşamaktır. İlk kar düştüğü andan itibaren hayali kurulan yazdır. Zira çalışan insan yıllık iznini hareket kabiliyetinin en yoğun olabileceği mevsime lütfetmiştir. Kar ile birlikte şafak sayılmaya başlanır.


Tüm bunların yanı sıra, sokakta yaşamak zorunda kalan insanların bir modern çağ sorunsalı olarak ortaya çıkmış olan ”evsizliğin” en zor zamanlarıdır. Ancak bana göre insanların sadece ”göz önüne” geldiği için bu sorunu ”dert edinmeleri” ve suçu kışa yüklemeleri, bir ikiyüzlülük şeklinin timsalidir. Zira yazın getirmiş olduğu kuraklık gibi bir problemin kuraklığı yaşayan bölgeden şehre yansımaması, yansıtılmaması şehir insanının birçok konuda olduğu gibi bu konuda da farkındalığını göstermektedir.
Yazıya başladığımda size kışın büyülü bir zaman dilimi olduğunu ifade etmiştim. Ancak hemen akabinde anlatmış olduklarım beni bir yalancı olarak göstermekte değil mi? Hayır, şimdi sizden ricam her neredeyseniz başınızı yukarı çevirip gökyüzüne bakmanız ve hayal etmeniz. Bulunduğunuz yerde olmadığınızı hayal edin ve hatta isterseniz size ben eşlik edeyim. Birlikte kışın harikalar diyarına gidelim. Dağlara…
Şubatın başları idi. Sabahın 6’sında sırtımda kırmızı çantam ayazı içime çekerek tren istasyonuna koştuğumu hatırlıyorum. Viyana’nın çoğunluğu halen uyurken istasyonda bir grup çalışan kahvaltı niyetine donut dağıtıyordu. Trende ise sıcak çikolata vardı. Yol ise şehrin merkezinden Avusturya Alplerine doğru kıvrılıyordu. Isınmıştım. Yaklaşık iki saatlik yolumun son 45 dakikasını dağların içinden minik minik evlerin, arada bir yükselen çan kulelerinin görüntüsü eşliğinde geçerek tamamlamıştım. Son durak Hallstatt adında bir köydü. Köyün ismi pek mühim değil zira köyün yaslandığı ve karşısına da almış olduğu koca dağlar esas meselem. Sabahın 9’unda tırmanmaya başladım, köyün minik meydanından direkt bir merdivenli yol dağın eteklerine kavuşturuyordu. Ayaz kırılmış, her yeri insanı canlı tutan ama dondurmayan bir soğukluğa bırakmıştı. Kış burada insanların yüzüne gülümsüyordu, ağaçlar burada ölümü ifade etmiyordu. Dokunduğun an ellerine dökülen karlar ile sadece saklanmış ve harıl harıl bahara hazırlanan dokularına temas ediyordun ve gülümsüyordun. Çünkü sana ifade ettiği, yenilenerek geri geleceğim sözü idi. En yukarı çıkma niyetiyle yürüyordum ama esasında hedefim yolu tanımaktı. Toprak kahve ve beyazdı, rüzgarın ve küçük hayvanların bırakmış olduğu izler dışında dokunulmamıştı. Gökyüzünde tutabileceğin bir sessizlik vardı. Bir yere kadar. Sonra karşıma su çıktı. Büyük bir şelale idi ve kendine yol çizerek göle doğru ilerliyordu. Sessizlik yeni bir biçim aldı. Zihnimde artık karın sesini şelale sesi ile özdeşleştirerek düşünebiliyorum. Gülümsetiyor.
O gün yolumu kışa özgü çetinlikte tırmanırken, kah kayıp kah çakılı kalarak tamamladığımda harikalar diyarına ulaştım. Mevsim, yerini bulmuştu. Doğa kışın tüm güzelliğini dağlara bahşetmişti. Ben, evrenin küçücük parçası olarak varlığımı tam o ana atfettim.
Velhasıl, trenle geri dönüş yoluna geçtiğimde her doğanın, şehir içinde zapt edildiğinde bizden bir şekilde intikamını alabileceğini düşünmüştüm. Doğa bizden, koca koca metropollerden, postmodern yerleşkelerimizden, büyüsünü saklıyordu. Yazık ki çoktan ne kaybetmiş olduğunu unutan bizler neler kaçırdığımız hakkında en ufak bir fikrimiz olmadan bir sonraki gün doğumunu kaçırarak “hayat koşuşturmacamıza” devam edeceğiz.

Özge Doruk