Gerçek Bir Kış Masalı


Mevsimler Antolojisi – Kış yazı dizimize sevgili Erinç’in anılarına eşlik eden kış yazısıyla devam ediyoruz. Bu yazı bir çoğumuzun yüzünde çok eskilerden kalma bir tebessüm bırakacak, hepimizin yüreklerinde karşılık bulacak muhakkak diyor ve sizleri gerçek bir kış masalıyla baş başa bırakıyoruz. Çok teşekkürler Erinç!

 

 

Gerçek Bir Kış Masalı

 

Öykü Erinç Küçüköz, 1982 yılında İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Lisans ve Sosyoloji Yüksek Lisans bölümlerinden mezun oldu. Kültür, kimlik, bellek ve kültür tarihi alanlarında araştırmalar yapmayı sürdürüyor, şuan ÇEKÜL Vakfı’nda eğitimen olarak çalışıyor.

1988 yılıydı, kış mevsimi o yıl çocukluğumun belleğinde daima beni gülümsetecek anıları bıraktı. 1988 kışında, bir gün İstanbul’da çok kar yağdı. Öyle çok yağdı ki sokaklar, yollar kapandı, okullar upuzun tatil oldu. Hayat birden durdu ve benim çocuksu bayramım başladı; sabahın karanlığında çıkıp güneş battıktan sonra eve dönen annem ve babam tamamen bana kaldı.

Kapılar kardan açılmaz, yollar gidilmez olunca, buz kesen mahallemizi yardımlaşmanın, omuz omuza tatlı bir telaşın ve paylaşımın sıcaklığı sarıp sarmaladı.   Sobaların üstünde çaydanlıklar mırıl mırıl, kestaneler çıtır çıtır, ekmekler kıtır kıtır, kapı önlerinde kürekler tıkır tıkır, mis kokulu bir senfoni başlattı.  Kömürlükler ve odunluklar, çocuklara kızak yapmak üzere bir hazine sandığı misali açıldı ve büyükler kolları sıvadı. Kiminin elinde bir çekiç, kimisinde testere, kimisinde kenarda köşede kalıp paslanmış çiviler… Büyükler ve çocuklar hep beraber çalışıp kızaklarını yaptı.

Karlar kelebek kelebek üstümüze yağarken,  el emeği göz nuru kızaklarımız herkesi oyuna çağırmaya başladı ve bir akşam vakti büyükler de oyuna katıldı. Kızaklar, büyükleri taşımayınca annelerimizin çekmeceleri de işe karıştı; misafir terliklerini taşımak için saklanan şık poşetler ve tepsiler ortalığa saçıldı.

İçten kahkahaları ve oyunun neşesini çocuklarına bırakmış büyüklerin çekimserliğini mahallemizin anneleri kırdı. Oyunu, poşetlerin üstünde sihirli bir halıya binmiş misali uçuşan cesur kadınlarımız başlattı. Az sonra camlarda, yüzlerinde çekimser gülümseyişleri ve gözlerinde sır gibi sakladıkları çocuksu pırıltılarıyla babalarımız beliriverdi.  Çocuklar ve kadınlar babalarına, eşlerine seslendi, “Sen de gel!”. Mahallemizin erkekleri tüm ağırbaşlılıklarıyla sokağa çıktı, arnavut kaldırımlı yokuşumuz kalabalıklaşmaya başladı. Az önce uçan halıya dönüşmüş poşetler sürtünme kuvvetine yenik düşünce, davul fırınlardan çıkan tepsiler erkeklerin aklını başından aldı; çocukların “hadi baba” diyerek ısrar eden sesleriyle, tepsilere oturtulan erkekler küçük bir dokunuşla yokuştan aşağıya kaydı. Fırın tepsilerinin dayanılmaz hızı ardında kıvılcımlar bıraktı.  Her yer lacivert geceye, bembeyaz kara ve turuncu-kırmızı kıvılcıma boyandı.  Gülüşlerini, sevinçlerini, omuzlarındaki hafif eğik duruşlarda saklayan büyüklerimiz, onlara atfedilen tüm rollerinin ağırlığından sıyrıldı. Şimdi herkes çocuk, şimdi herkes insan, şimdi herkes kardeşti bir an.

Yokuş yetmez olmuştu; yukarıdan kayan aşağıda durmuş olanın tepesine yığılıyor, gökyüzünü kahkahalar sarıyordu.  Annemin sırtında bir amcanın kafası, babamın bacakları havada, sırt üstü kayışı, karlarda birbirlerinin üstüne yuvarlanan çocuklar ve insanlar… Kadınlar ve erkekler, teyzeler ve amcalar, anneler ve babalar yerine, kelebek kanatlı kar tanelerinin altında çocukluk var artık. Bir an insan gerçek oluyor; yalnızca insan, yalnızca çocuk ve yalnızca mutlu.

1988 kışı bana yaşamımın en sıcak, en umutlu anılarından birini armağan ediyor. Kış deyince aklıma dayanışmanın, paylaşmanın, arınmanın ve mutlu olmanın mümkün olduğuna tanıklık ettiğim bu an geliyor.