KIŞ, SIĞIRCIKLAR VE KAR

Mevsimler – Kış yazı dizimize, hayat koşuşturmacası nedeniyle bir süre ara vermek durumunda kaldık. Yazılarımız epeyce birikti. Takipçilerimizden sevgili Gül Altuğ Uysal’ın kış anılarıyla paylaşımlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sevgili Gül Altuğ Uysal’a çok teşekkür ediyor ve sunumumuzu yine onun cümleleriyle tamamlamak istiyoruz: “Her mevsim gibi kış da güzel olmakla beraber,  unutmayalım ki soğuk ve kar sokaktaki el uzatılmayan küçük dostlarımız için zorluk demektir. Bu sebeple lütfen onlara el uzatalım, bu zavallı dostlarımızdan bir parçacık yiyeceği esirgemeyelim ve hatta mümkünse onlara sığınacakları barınaklar yapıp yerleştirelim zira doğa/hayat onlarla güzel.”

 

Aslen Hataylı olan Gul Altug Uysal 46 yıldır Polatlı’da doktorluk olan mesleğini icra etmektedir. 73 yaşında, doğa’yı, hayvanları ve insanları çok sever. Hobileri, köpek ve kedi beslemek, evinde çiçek yetiştirmek ve kitap okumaktır.

KIŞ, SIĞIRCIKLAR VE KAR

Büyüdüğüm yerlerde kış demek yağmurların sürekli olarak yağması ve hava ısısının nispeten düşmesi demekti. Tabiatta çok büyük değişiklikler olmaz, etraf yine bahar ve yaz aylarında olduğu gibi yemyeşil kalırdı. Çocukluğumun bir kısmının geçtiği Hatay’ın Altınözü kazasında, o şiddetli yağmurda, okuldaki sobamızda yakmak için koltuk altımıza aldığımız birkaç odunla köydeki okulumuza yaya gitmek bir işkence gibi görünse de, biz çok zevk alırdık. Cumartesi öğleden sonraki ve pazar günü tam gün yapılan hafta sonu tatilimizde, çıtır çıtır yanan odun sobasının yanında yatarak, radyodan klasik Türk müziğini dinleyerek, çocukça hayallere dalmak benim en büyük mutluluğumdu.

İlk kar yağışını 7 yaşımdayken Altınözün’de gördüm. Uçuşan beyaz kelebekler iki gün içinde her yeri kapatmış, bahçeler pamuk yığını ile kaplanmış gibiydi ve babam evden çıkmak için kürekle bir tünel açmak zorunda kalmıştı.Annemin tüm uyarılarına rağmen şuursuzca oynadığımız kar topundan sonra, uyuşan ellerimizin uyuşukluğunu gidermek, verdiği şiddetli ağrıyı durdurmak için sıcak suya batırmamızın ağrıyı büsbütün arttırmasıyla bağırarak ağlamamı hiç unutmadım.

O yıllarda sekiz evden oluşan lojmanların ortak köpeği Karabaş oyunlarımıza katılır ve bizleri, bir anne babanın çocuklarını koruması gibi korur,kollardı. İşte o kış onu kaybetmekle bir dostu kaybetmenin acısını ilk defa yaşadım.
Daha sonra Antakya’ya taşındık, bir daha kar görmedim, kışlar sürekli yağan yağmurlarla geçerdi.

Yağmurun kiremit damlarda çıkardığı ritmik sesle, soba başında veya o bölgeye has, içindeki küle gömülen kor halindeki odun kömürü ateşinin yer aldığı, adına o bölgede – tabuha- denilen büyük bir güveç kabını andıran toprak kabın, dört bacaklı, dört köşe büyükçe bir sehpanın bacaklarının arasına yerleştirilerek üstünün yorganla kapatılmasıyla ve etrafına yerleştirilen minder ve yastıklarla oluşturulan – tandır- denilen oluşumun içinde yatarak ve her evde olduğu gibi bizim evimizde de bulunan Şahin adını verdiğimiz kedimizin mırıltılarını da dinleyerek o sıcaklıkla uyumak ayrı bir zevkti benim için.
Uzun kış gecelerinde, tandır etrafında toplanan çocuklara anlatılan masallar ve satıcıların gece bile bağırarak sattıkları kuru yemiş, hombelesi ( mersin bitkisinin meyvesi) satın alıp yiyerek dinlemek ve pencereden elektrik tellerine sıralanmış, çocuk gözüyle elmas tanesi olarak tahayyül ettiğim yağmur tanelerini seyretmek tarifsiz güzeldi.

Karlı kışı bir daha 1958 yılında 14 yaşımda iken Cizre’de yaşadım. Babam petrol arayan bir Amerikan şirketinin personel müdürü idi. Aramaları bitirip memleketlerine dönen Amerikalılar, şirketi, malzemeleri alacakları zamana kadar babama teslim etmişlerdi, babam da orada yalnız kalmamak için bizi yanına aldırmıştı. Şirket, bir deniz kadar geniş Dicle nehrinin karşı kıyısında, Cizre’den bir saat mesafede, dağların üzerinde nefis bir manzarası, şahane tabiatı olan bir yerde idi. Prefabrik evleri, lokantası, çamaşırhanesi, modern döşenmiş salonu ve modern elektronik cihazları, devamlı su akabilen muslukları ayrıca jeneratör sayesinde devamlı elektriğin olduğu kamp adını verdiğimiz, yaşamın çok güzel olduğu bu şirkette annem, babam , o sıralar beş yaşında olan erkek kardeşim, iki yaşındaki kız kardeşim, bir şoför, bir aşçı, iki yardımcı yaşamaya başladılar ayrıca etraftaki birbirleriyle geçinemeyen aşiretlerin, birbirlerine yaptıkları baskınlarda arada şirkette yaşayanlar da zarar görmesin diye gece nöbetçi jandarma da bulunuyordu. Biz iki kız ve iki erkek kardeşlere ise okula gitme mecburiyetinde olduğumuz için anneannemle birlikte, tam bir mahrumiyet bölgesi olan Cizre’de iki katlı, damı toprak olan kerpiç ( orada bütün evler böyleydi) bir eve yerleştirildik. Odalardan birinde yatıyor, diğerini mutfak gibi kullanıyorduk. Elektrik geceleri iki saat belediye jeneratöründen veriliyor, kullanma suyu her evde bulunan kuyulardan çekiliyor ama bu su içmeye elverişli olmadığı için içme suyu sakaların Dicle’den taşıdığı suların testilerde dinlendirilmesiyle içilebilir hale getiriliyordu. Yağışların başlamasıyla çamurlaşan suyun dinlendirilmesi çok uzun sürüyordu ki hala o suyu içerken nasıl hastalanmadığımıza hayret ederim.

Annemler Cizre’ye gelirken yolda edindiğimiz minnoş adını verdiğimiz bir yavru kediyi de kampa götürmüşlerdi. Şirin mi şirin, oyuncu mu oyuncu bu güzel kedi, küçük kardeşlerime arkadaş olduğu gibi, hafta sonu bizim de kampa gitmemizle neşe kaynağımız oluyordu. Cizre’de de kış şiddetli yağışlarla başladı ama bir sabah öyle bir şiddetli kar yağışı ile uyandık ki Cizreliler 20-25 senedir böyle bir kar yağışı görmediklerini söylüyorlardı. Binaların çökmemesi için damlardaki karlar devamlı temizleniyor, luğ taşı denilen bir rulo taşı yuvarlayarak toprak bastırılıp sıkılaştırılıyor ama birkaç saat sonra yine damlarda kar yığını oluşuyordu. Annemlerle de irtibatımız kesilmişti, zira Dicle’nin karşısına arabayla geçmek için kullanılan Amerikalıların bıraktığı duba bozulduğu gibi, bir feribot büyüklüğünde olan, at, eşek, öküz, araba ve insanların içine doluştuğu, kürek çekilerek karşı kıyıya gidebilen büyük kayıkların da çalışamamasıyla karşı kıyıya gitme imkanımız yok olmuştu. Memlekette kalan dayımın özlemini çeken anneannemin, dünyayla irtibatımızın tamamen yok olduğu paniği ile ve bir daha çocuğunu görmeyeceği korkusuyla,

Yollar kapandı kardan
Turna geçmiyor yoldan
Haber gelmedi yardan
Bu ayrılık bitmiyor

şarkısını ağlayarak söylemesiyle biz çocuklar büsbütün endişeleniyorduk.

Sığırcıkların kar habercisi olduğu söylenir. Hakikaten kar yağmadan birkaç gün önce yığınla sığırcık kuşu akını gelmişti Cizre’ye. İşte bir gün okuldan dönerken karların üstünde birçok sığırcık gördük, biz yaklaşınca hepsi uçuştular, biri hariç.  Kardeşim Metin onu alarak eve getirdi. Anneannem ayağının ve bir kanadının kırık olduğunu söyleyerek ayağını kibrit çöpüyle tespit ederek sardı. Yemini ve suyunu verdiğimiz sığırcık kuşunu odamıza saldık. Seke seke gezen, hepimizin sevgilisi olan bu güzelliğe – topal Safinaz- adını vermiştik ki o artık bizim neşe ve yaşam kaynağımız idi. 15 gün sonra iyileşmişti ama uçmak istemiyordu, belki de bizden ayrılmak istemiyordu. Bir oda içinde sıkışmak, yemek, yatmak bir de Safinaz’ın etrafı kirletmesi anneannemi yoruyordu. o sebeple olsa gerek Safinaz’ı, yine odamızın karşısında bulunan ve içinde ev sahibimizin birkaç güvercininin yaşadığı küçük bir odaya koymamızı istedi. Fazla direnemedik, o gece Safinaz o odaya konuldu ama ertesi sabah ölüsüyle karşılaştık. Günlerce ağladık. Anneannem perişan oldu ama yapacak bir şey yoktu.

İleriki hayatımda İstanbul ve Polatlı’da kışların karlı geçmesine alıştım ama kar bana hep içim burkularak sığırcıkları ve Safinaz’ı hatırlattı. Minnoş kedimizi ise İskenderun’a getirdik ama şehir ve ev onu ürküttü evden kaçtı. Aylarca arayıp perişan bir halde bulduk. Evde durmayacağını anlayınca kampın prefabrik evlerinin ve malzemelerinin konulduğu İskenderun dışındaki yere babam onu götürdü çok mutlu bir şekilde, babamın kontrolünde orada yıllarca yaşadı, sonra da öldü. Her mevsim gibi kış da güzel olmakla beraber soğuk, kar, sokaktaki el uzatılmayan küçük dostlarımız için unutmayalım ki ölüm demektir. Bu sebeple lütfen onlara el uzatalım, bu zavallı dostlarımızdan bir parçacık yiyeceği esirgemeyelim ve hatta mümkünse onlara sığınacakları barınaklar yapıp yerleştirelim zira doğa, hayat onlarla güzel.

Gul Altug Uysal


Leave a Comment